Beğenilme Çabası: Flörtte Çekiciliği En Çok Zedeleyen Görünmez Davranış
İlk buluşmalarda insanların yaptığı hatalar üzerine konuşulduğunda konu genellikle yanlış kıyafet seçmek, fazla konuşmak, telefona bakmak, eski ilişkilerden bahsetmek ya da hesabı kimin ödeyeceği gibi görünür davranışlara gelir.

Beğenilme Çabası: Flörtte Çekiciliği En Çok Zedeleyen Görünmez Davranış
İlk buluşmalarda insanların yaptığı hatalar üzerine konuşulduğunda konu genellikle yanlış kıyafet seçmek, fazla konuşmak, telefona bakmak, eski ilişkilerden bahsetmek ya da hesabı kimin ödeyeceği gibi görünür davranışlara gelir. Bunların elbette bir etkisi vardır; fakat çoğu zaman bir buluşmanın havasını asıl belirleyen şey bunlardan çok daha sessiz, çok daha zor fark edilen ve insanın kendi davranışında yakalaması daha güç olan başka bir eğilimdir: beğenilmek için kendini olduğundan daha “sunulabilir” hâle getirmeye çalışmak.
Bu davranış bazen kendini açık biçimde gösterir. İnsan başarılarından gereğinden uzun söz eder, yaptığı işi olduğundan daha önemli göstermeye çalışır, gittiği yerleri, tanıdığı insanları, yaptığı sporları, okuduğu kitapları veya yaşam tarzını konuşmanın doğal akışından bağımsız biçimde masaya taşır. Fakat çoğu zaman mesele bu kadar kaba değildir. Daha incelikli biçimleri vardır. Karşındaki kişinin mizah anlayışını birkaç dakika içinde çözmeye çalışıp ona göre espri yapmaya başlarsın. Bazı fikirlerini daha kabul edilebilir hâle getirirsin. Normalde önemsemediğin bir konuda onun heyecanlandığını gördüğünde sen de heyecanlanmış gibi davranırsın. Cevap vermeden önce “Ben aslında ne düşünüyorum?” yerine “Bunu söylersem benim hakkımda ne düşünür?” sorusunu sorarsın.
Dışarıdan bakıldığında bunların hiçbiri dramatik görünmez. Hatta çoğu insan bunları flörtün doğal parçaları olarak kabul eder. Sonuçta herkes iyi bir ilk izlenim bırakmak ister.
Sorun da zaten burada başlar.
İyi bir izlenim bırakmak istemek son derece insani bir ihtiyaçken, bütün davranışlarını karşı tarafın zihninde oluşturmak istediğin imaja göre düzenlemeye başladığında artık bir insanı tanımıyor, kendi reklam kampanyanı yönetiyorsundur.
Ve insan ilişkilerinde reklamın en büyük problemi şudur:
Karşındaki kişi reklam izlediğini çoğu zaman bilinçli olarak anlamasa bile, bir şeylerin fazla kontrollü olduğunu hisseder.
İnsanlar yalnızca ne söylediğini değil, neden söylediğini de hisseder
Bir insanın kendinden bahsetmesiyle kendini kanıtlamaya çalışması arasında kelimelerden daha büyük bir fark vardır.
Aynı cümle iki farklı insan tarafından söylendiğinde tamamen farklı bir izlenim bırakabilir. Çünkü sosyal iletişim yalnızca cümlelerin içeriğinden oluşmaz. Ses tonundan, konuşma hızından, hangi detayların özellikle vurgulandığından, hangi noktada karşı taraftan onay beklendiğinden ve konuşmanın sürekli olarak hangi kişiye geri döndüğünden oluşan görünmez bir katman vardır.
Mesela biri sana yaptığı işi anlatırken son derece sakin biçimde “Ürün tasarımı yapıyorum, son birkaç yıldır teknoloji şirketleriyle çalışıyorum” diyebilir ve konu devam eder.
Başka biri aynı şeyi anlatırken şirket isimlerini, yaptığı projelerin büyüklüğünü, yöneticilerle olan ilişkisini, ne kadar yoğun çalıştığını ve kariyerinin ne kadar hızlı ilerlediğini konuşmaya dahil edebilir.
İkinci kişinin anlattığı her şey doğru olabilir.
Fakat dinleyende oluşan his yalnızca “Bu insan başarılı” olmayabilir.
Bazen daha güçlü bir başka mesaj duyulur:
“Benim başarılı olduğumu fark etmeni istiyorum.”
İki mesaj arasındaki fark küçüktür ama sosyal etkisi büyüktür.
Çünkü güven veren insanlar genellikle sahip oldukları özelliklerin görülmesini isterken acele etmezler. Bir niteliğin gerçekten sende olduğuna inanıyorsan onu ilk yarım saatte kanıtlamak zorunda hissetmezsin. Hatta çoğu zaman o niteliğin konuşmanın doğal akışı içinde zamanla ortaya çıkmasına izin verirsin.
Bunun tersi olduğunda ise insan, farkında olmadan kendi değerini karşısındaki kişinin tepkisine bağlamaya başlar.
Bir hikâye anlatır ve gözlerinde etkilenme arar.
Bir espri yapar ve kahkahanın şiddetini ölçer.
Mesleğinden bahseder ve sorulan soruların sayısını takip eder.
Bir görüş bildirir ve karşı tarafın yüz ifadesine göre cümleyi geri çekip çekmeyeceğine karar verir.
Buluşmanın bir noktasından sonra karşısındaki insanla temas etmek yerine sürekli kendi performansını izlemeye başlar.
Bu, dışarıdan bakıldığında bazen “fazla çaba” olarak görünür.
İçeriden bakıldığında ise genellikle çok daha basit bir korkunun sonucudur:
“Olduğum hâlim yeterli gelmezse ne olacak?”
İlk buluşmayı sınav gibi görmek bütün dengeyi değiştirir
Flört konusunda yapılan en temel zihinsel hatalardan biri, ilk buluşmayı iki insanın birbirini tanıdığı bir karşılaşma yerine bir tür değerlendirme süreci gibi görmektir.
Kişi buluşmaya giderken bunu açıkça düşünmez elbette.
“Bugün sınava giriyorum” demez.
Fakat davranışları çoğu zaman tam olarak bunu gösterir.
Nasıl görünüyorum?
Yeterince eğlenceli miyim?
Konuşma sıkıcı mı oldu?
Beni çekici buluyor mu?
Bu hikâyeyi anlatmalı mıyım?
Çok mu ilgili göründüm?
Biraz daha mesafeli mi davranmalıyım?
Mesajı hemen mi atsam, biraz mı beklesem?
Buradaki ortak nokta şudur: Bütün dikkat karşı tarafın seni değerlendirip değerlendirmediğine yönelmiştir.
Oysa ortada gözden kaçan çok önemli bir gerçek vardır.
Sen de onu değerlendiriyorsun.
Bu kişi seni gerçekten merak ediyor mu?
Konuşurken seni dinliyor mu?
Başkaları hakkında nasıl konuşuyor?
Garsona davranışı nasıl?
Kendisiyle ilgili konuşurken ne kadar dürüst?
Hayatından memnun olmadığı noktaları sürekli başkalarına mı bağlıyor?
Sınırlarına saygı gösteriyor mu?
Mizah anlayışınız uyuşuyor mu?
Sessizlik olduğunda huzursuzluğa mı kapılıyorsun, yoksa yanında rahat kalabiliyor musun?
Hayata bakışınızın ortak bir zemini var mı?
Bir ilişki açısından bunların tamamı, senin o akşam yeterince etkileyici görünüp görünmediğinden çok daha önemlidir.
Fakat insan beğenilmeye odaklandığında bu soruları sormayı bırakır. Çünkü karşısındaki kişinin gerçekten kendisine uygun olup olmadığını düşünmek yerine, onun onayını kazanmayı başarı göstergesi hâline getirir.
Bu noktada flörtün güç dengesi farkında olmadan değişir.
Karşındaki insan seçen taraf olur.
Sen seçilmeyi bekleyen taraf.
Ve bu durum sadece davranışlarında değil, beden dilinde, konuşma biçiminde, verdiğin tavizlerde ve normal şartlarda kabul etmeyeceğin şeyleri ne kadar kolay görmezden geldiğinde de kendini göstermeye başlar.
Beğenilmek ile uyumlu olmak aynı şey değildir
Birinin senden hoşlanması, o insanla iyi bir ilişki yaşayacağın anlamına gelmez.
Bu son derece basit bir cümle gibi görünür fakat flörtte insanların en sık unuttuğu gerçeklerden biridir.
Bir insan seni çok çekici bulabilir ama iletişim biçimleriniz birbirinden tamamen farklı olabilir.
Birbirinizle çok iyi eğlenebilirsiniz ama değerleriniz uyuşmayabilir.
Aranızda güçlü bir fiziksel çekim olabilir ama hayat hedefleriniz ters yönlere gidiyor olabilir.
Sohbetiniz saatlerce sürebilir ama çatışma çıktığında birbirinizin en kötü taraflarını ortaya çıkarıyor olabilirsiniz.
Bu nedenle iyi bir ilk buluşmanın başarı kriterini yalnızca “Benden hoşlandı mı?” sorusuna bağlamak oldukça yetersizdir.
Daha olgun bir bakış açısı şudur:
“Bu insanın yanında kendimi nasıl hissediyorum ve bu kişi hayatımda gerçekten iyi bir yere oturuyor mu?”
Bu soruyu sormaya başladığında flört çok daha sakin hâle gelir.
Çünkü artık sürekli olarak kendini kanıtlamak zorunda değilsindir.
Sadece gözlemliyorsundur.
Karşı tarafı da, kendini de.
Konuşmanın nasıl aktığını, yanında ne kadar rahat olduğunu, sürekli bir şeyleri düzeltmeye çalışıp çalışmadığını, kendinden uzaklaşıp uzaklaşmadığını fark etmeye başlarsın.
Bazı insanlar bize çok çekici gelir ama yanlarında sürekli performans gösterme ihtiyacı hissederiz.
Bazı insanların yanında ise zihnimizdeki gereksiz gürültü azalır.
Uzun vadeli ilişkiler açısından ikinci deneyim çoğu zaman düşündüğümüzden daha değerlidir.
Çok konuşmanın arkasında bazen sessizlik korkusu vardır
İlk buluşmalarda gereğinden fazla konuşan insanların hepsinin kendini beğenmiş olduğunu düşünmek kolaydır.
Gerçekte bazen tam tersi geçerlidir.
İnsan kendinden emin olmadığı için konuşmayı durduramaz.
Sessizlik oluşursa karşı tarafın sıkıldığını düşüneceğinden korkar.
Konuşma birkaç saniyeliğine kesildiğinde zihninden onlarca düşünce geçer:
“Bir şey söylemem gerekiyor.”
“Buluşma kötü mü gidiyor?”
“Sıkıldı mı?”
“Konuyu değiştireyim.”
“Hızlıca yeni bir soru sorayım.”
Böylece insan konuşmanın bütün doğal boşluklarını doldurmaya başlar.
Bu durum sosyal iletişim açısından ilginç bir paradoks yaratır.
İnsan ilgiyi kaybetmemek için daha çok konuşur fakat tam da bu nedenle karşısındaki kişinin konuşabileceği alanı daraltır.
İyi sohbetin kalitesi kelime sayısıyla ölçülmez.
Bazı konuşmalar iki saat sürer ve sonunda iki kişi birbirleri hakkında neredeyse hiçbir şey öğrenmemiştir.
Bazı konuşmalarda ise yalnızca birkaç cümle içinde insanın nasıl düşündüğüne dair gerçek bir şey yakalarsın.
Buradaki fark çoğu zaman soruların sayısından değil, soruların niteliğinden gelir.
“Ne iş yapıyorsun?”
“Kaç kardeşsiniz?”
“Nerede oturuyorsun?”
“Hangi müzikleri dinliyorsun?”
Bunların tamamı konuşmayı başlatabilir fakat tek başına yakınlık üretmez.
Yakınlığı çoğu zaman ikinci soru oluşturur.
“Bu işi seçmene ne sebep oldu?”
“İşinde en sevdiğin şey gerçekten ne?”
“İstanbul’da yaşamayı seviyor musun, yoksa alıştığın için mi buradasın?”
“Son birkaç yılda fikrini tamamen değiştirdiğin bir konu oldu mu?”
Bu soruların hepsini bir mülakat listesi gibi sıralamak elbette yapay olur. Mesele soru ezberlemek değildir.
Mesele, verilen cevabın içinde gerçekten merak edilecek bir şey bulabilmektir.
İnsanlar kendilerini gerçekten dinleyen biriyle karşılaştıklarında bunu fark ederler.
Çünkü günümüzde pek çok insan dinlemiyor.
Sadece konuşma sırasının kendisine gelmesini bekliyor.
Çekicilik çoğu zaman kendini anlatmakla değil, kendini taşımakla ilgilidir
İnsanlar çekicilik üzerine konuşurken genellikle görünüş, statü, mizah, sosyal beceri veya karizma gibi özellikleri sayarlar.
Bunların hepsi önemli olabilir.
Fakat çekiciliğin daha zor tarif edilen başka bir boyutu vardır: Bir insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin dışarıdan hissedilen biçimi.
Bazı insanlar sürekli olarak kendilerine dair açıklama yapma ihtiyacı duyar.
Neden o işi yaptığını açıklar.
Neden o şehirde yaşadığını açıklar.
Neden önceki ilişkisinin bittiğini uzun uzun anlatır.
Neden son zamanlarda kilo aldığını açıklar.
Neden bazı arkadaşlarıyla görüşmediğini açıklar.
Neden mesajı geç attığını açıklar.
Her davranışın arkasında görünmez bir savunma vardır.
Sanki sürekli olarak karakter dosyasını mahkemeye sunuyor gibidir.
Diğer tarafta ise hayatında kusurlar, başarısızlıklar ve belirsizlikler olmasına rağmen bunların her birini savunma ihtiyacı hissetmeyen insanlar vardır.
Bir konuda başarısız olduğunu söyleyebilir.
Bir şeyi bilmediğini kabul edebilir.
Yanlış yaptığı bir olayı anlatırken kendisini hikâyenin kahramanı yapmaya çalışmaz.
Bu insanların yanında çoğu zaman daha rahat hissederiz.
Çünkü bizim de kusursuz görünmemiz gerekmediğini sezdirirler.
Gerçek özgüvenin en çekici taraflarından biri budur.
İnsan ortamı sürekli olarak kontrol etmeye çalışmadığında, başkalarının da rahatlamasına izin verir.
“Gizemli olmak” çözüm değil, aynı sorunun başka kostümüdür
Buraya kadar söylenenlerden kolayca yanlış bir sonuç çıkabilir:
“Kendini anlatma. Az konuş. Mesafeli davran. Gizemli ol.”
Bu yaklaşım internet flört kültüründe yıllardır farklı isimlerle pazarlanıyor.
Fakat aslında temel problemi çözmek yerine yönünü değiştiriyor.
Çünkü bir insan çok konuşarak etkilemeye çalışabileceği gibi, az konuşarak da etkilemeye çalışabilir.
Mesajlara bilerek geç cevap vermek.
İlgili olduğu hâlde ilgisiz görünmek.
Normalde soracağı bir soruyu “fazla meraklı görünmemek” için sormamak.
Sıcak davranmak isterken “değerimi düşürür” düşüncesiyle kendini geri çekmek.
Bunların tamamında zihnin hâlâ aynı soruya takılıdır:
“Nasıl görünmeliyim?”
Sadece strateji değişmiştir.
Bu nedenle gerçek rahatlık, daha iyi bir performans geliştirmekten değil, performans ihtiyacının kendisini azaltmaktan gelir.
Hoşlanıyorsan bunu davranışlarından anlaşılmaz hâle getirmek zorunda değilsin.
Merak ediyorsan soru sorabilirsin.
Güldüysen gülebilirsin.
Buluşmadan keyif aldıysan bunu söyleyebilirsin.
Bunları yapmak “değerini düşürmez”.
İnsanın değerini düşüren şey ilgi göstermek değil, ilginin karşılık bulmadığını gördüğü hâlde kendi sınırlarını terk etmektir.
Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.
Kendini pazarlamak yerine hayatını gerçekten yaşamak
Çekici görünmeye çalışmanın en yorucu taraflarından biri, insanın zamanla hayatını yaşamaktan çok hayatının nasıl göründüğüyle ilgilenmeye başlamasıdır.
Spor yapar ama kendini iyi hissetmek için değil, daha çekici görünmek için.
Kariyer yapar ama yaptığı işi sevdiği veya gelişmek istediği için değil, statü sağladığı için.
Seyahat eder ama merak ettiği için değil, anlatacak hikâyesi olsun diye.
Giyinir ama kendini iyi taşıdığı için değil, belirli bir sosyal kimliğe ait görünmek için.
Bir noktadan sonra insanın gerçek hayatıyla sunduğu hayat birbirine karışır.
Bu yalnızca flört açısından değil, kişisel gelişim açısından da tehlikelidir.
Çünkü dışarıdan etkileyici görünen bir hayat ile içeriden tatmin edici olan bir hayat aynı şey değildir.
Bir insanın gerçekten kendine ait bir hayatı olduğunda bunu anlatmak için daha az çaba harcar.
Çünkü hayatı zaten vardır.
Arkadaşları vardır.
Merak ettiği şeyler vardır.
Tek başına yapmaktan hoşlandığı şeyler vardır.
Bir işi, uğraşı, ilgisi veya sorumluluk alanı vardır.
Hayatında romantik ilişki önemli bir yer tutabilir fakat bütün yapının merkezi değildir.
Bu durum flörtte çok güçlü bir denge yaratır.
Çünkü karşındaki kişiye şu görünmez mesajı verirsin:
“Hayatımda sana yer açabilirim ama hayatımı senin üzerine kurmak zorunda değilim.”
Bu cümle hiçbir zaman doğrudan söylenmemelidir.
Söylendiğinde zaten etkisini kaybeder.
Yaşam biçiminden anlaşılması gerekir.
Bir insanı gerçekten tanımak için onu etkileme arzusundan biraz vazgeçmek gerekir
İlk buluşmanın en güzel tarafı, karşındaki insan hakkında henüz çok az şey biliyor olmaktır.
Fakat biz bu belirsizliği çoğu zaman bir tehdit gibi algılarız.
Ne düşündüğünü bilmek isteriz.
Bizi beğenip beğenmediğini bilmek isteriz.
İkinci buluşmanın olup olmayacağını mümkün olduğunca erken anlamak isteriz.
Bunun sonucunda ilişki daha başlamadan sonuç odaklı hâle gelir.
Oysa bir insanı tanımak biraz sabır gerektirir.
Birinin ilk buluşmada çok etkileyici olması, üçüncü buluşmada da aynı hissi yaratacağı anlamına gelmez.
İlk görüşmede çekingen görünen biri zamanla son derece ilginç biri hâline gelebilir.
Bazı insanlar kendilerini hızlı gösterir.
Bazıları yavaş açılır.
Bazı ilişkiler büyük bir kıvılcımla başlar ve birkaç hafta sonra hiçbir ortak zemin olmadığı ortaya çıkar.
Bazıları ise ilk anda daha sakin başlar ama zamanla güçlü bir bağa dönüşür.
Bu nedenle her karşılaşmayı hemen bir sonuca bağlamaya çalışmak hem karşındaki insanı hem de kendi deneyimini yüzeyselleştirir.
Bazen yapılabilecek en olgun şey yalnızca şudur:
Buluşmaya git.
Dikkatini ver.
Merak et.
Kendini saklama.
Kendini satma.
Sonucu zorlamadan eve dön.
Sonra kendine “Benden hoşlandı mı?” sorusundan önce başka bir soru sor:
“Ben bu insanın yanında kim oldum?”
Kendini sürekli ispatlamaya çalışan biri mi?
Daha dikkatli, meraklı ve rahat biri mi?
Normalde söylemeyeceğin şeyleri söyledin mi?
Kendi fikirlerini sansürledin mi?
Onun onayını almak için davranışlarını değiştirdin mi?
Yoksa gerçekten orada mıydın?
Bu sorular, flörtün yalnızca karşı tarafı tanıma süreci olmadığını hatırlatır.
Aynı zamanda kendini de tanırsın.
Hangi insanlarla rahatladığını, hangi durumlarda kendini kanıtlamaya başladığını, hangi davranışların sende güvensizlik yarattığını ve ne zaman kendi sınırlarından uzaklaştığını fark edersin.
Bu yüzden iyi flört becerisi yalnızca daha fazla insanı etkileyebilmek değildir.
Daha doğru insanları daha doğru biçimde tanıyabilmektir.
Ve bunun için belki de en önemli değişiklik, ilk buluşmaya “Umarım beni beğenir” düşüncesiyle değil, daha sakin ve yetişkin bir merakla girmektir:
“Bakalım birbirimizi gerçekten sevecek miyiz?”
Aradaki fark küçücük görünür.
Ama insanın oturuşunu, konuşmasını, dinlemesini, sınırlarını ve bütün buluşmanın psikolojisini değiştirir.
Çünkü özgüven karşındaki kişiye senden hoşlanması için yeterince sebep sunabilmek değildir.
Özgüven, hoşlanmaması ihtimalinin de hayatını veya kendine verdiğin değeri değiştirmeyeceğini bilmektir.
Ve belki çekiciliğin en sakin, en güçlü biçimi tam olarak burada başlar.
Konuları Keşfet
Centilmen Bülteni
Daha güçlü bir erkeğe dönüşmek için okumaya devam et.
Centilmen Kafası’nda yayımlanan yeni yazılardan ve öne çıkan içeriklerden haberdar olmak için e-posta listemize katıl.
Spotlight
- Sponsorlu Reklam -

Bu alana reklam vermek için bizimle iletişime geçin.
















